21 Eylül 2020 Pazartesi

Altın Köşk Tapınağı - Yukio MİŞİMA


Altın köşk tapınağı ile kafayı bozmuş saplantılı bir genç, ailesiyle problemli, kendisiyle problemli, az sayıdaki çevresiyle problemli e işte üstüne birde kekeme olunca bunca travma arasında nereye oturtacağını bilemediği hisleriyle ve fakat uysal ve bir tapınakta keşiş olabilecek karakteriyle tuhaf bir cenk içinde ...

Yazar Yukio Mişima yazıları, oyunları, resimleri, filmleriyle sanatsal olarak renkli; samuray kökenli ailesiyle de disiplin olarak katı bir kişilik. Bu karmaşayı en fazla hissettiğim kitabı oldu Altın Köşk Tapınağı ...

Kitapta  pek çok bölümde derin içsel yolculuklar, biteviye altın köşk tapınağı metaforunda güzellik kavramı temaşaları, ilginç zen bilmeceleri ve felsefi açıklamalar blabilirsiniz ...

Japon literatürünün en sevdiğim yanıdır; sizi yormayan cümlelerle sizi böylesine yorar, bu yorulmuşluğu da kitabı bitirdiğinizde anlarsınız ...

Seviyorum Japon edebiyatını ...

Tuhaf bir mesele ...




Zaten bu adamların çay içmesi bile başlı başına felsefe, bizde ne bekliyoruz ki kürekçi!


Namaste çekeceğiz tabi ki ...

1793 Kurt ve Bekçi - Niklas NATT OCH DAG

 

Kitap dört bölümden oluşuyor. İlk bölüm, yani 150 sayfa biraz sıkıntılı ilerledi. Karışık geldi bana. İkinci bölüme geçince gerilim dolu satırlara yavaş yavaş ilerlediğimi fark ediyorum o an. O karanlık atmosfer sarıyor etrafımı. Dehşet ve vahşet girdabına sürüklenirken, o zaman anlıyorum iyi bir yazarla karşı karşıya kaldığımı. Kötülük her yanımı sarmış durumda. Hikayede rahatsız bir şeylerin geleceğini tahmin ediyorum ama bu kadarı çok fazla. Ara verip derin nefes alıp veriyorum. Başım dönüyor. Klostrofobik bir hava var ortamda. Nefes almam zorlaşıyor. Karakter gibi sıkışıyorum o an. Bunu tahmin etmiştim, kitabın başında anlamıştım rahatsız bir şeylerin beni beklediğini. Saf kötülük akıyor sayfalarda. Tüylerim diken diken oldu bu yüzden. Uzun zamandır okuduğum gerilim kitaplarında bu etkiyi hissetmemiştim. Daha derinlere indikçe zihnim bu tiksindirici cümlelerden kaçmak için yanıp tutuşuyor. Beni tedirgin etti. Beni ürküttü. Midemi bulandırdı. Dehşete düşürdü...

Kitabın ilk 150 sayfasını sabırlı bir şekilde okuyun. Asla pes etmeyin. Sonra kötülük dolu bir ortama adımınızı atın ve insanların ne kadar vahşi, ne kadar kötü olabileceğine şahit olun.

Kitabı tavsiye eden arkadaşın
bu yorumunu hiç değiştirmeden buraya alıyorum, dediği gibi ilk bölüm klasik polisiye bu bölümü atlattıktan sonra kitap gerçekten çok sarıyor ilk bölümde ne kadar kitabı yarım bırakma fikri beyninizin kıvrımlarında oluşmaya başlıyorsa da ikinci bölümden sonra işin içine gotik korku öğeleri karışıyor ve o oluşmaya başlayan kitabı yarım bırakma fikri yavaş yavaş siliniyor hatta ikinci bölümün sonuna gelince o fikir tamamen kayboluyor.

Hımmm; düşündüm de gotik korku demeyelim Lovecraft’ la boy ölçüşemez çünkü, gerilim diyeli fakat biraz gotik öğelerde var. Yazar kitaba biraz gülün adı havası katmış yani elbet ikisi çok farklı bence fakat arka planda ortaçağ Avrupası olması açısından benzer. Birde kitabı kötülemek gibi anlaşılmasın da, biraz tutarsızlıklarda var lakin ödül almış bir kitap sonuçta bence o tutarsızlıklar çeviriden kaynaklanıyordur…

Mesela;

· Asfaltlanmamış köy yollarından bahsediliyor

· Disko pistinden bahsediliyor

Kitabın geçtiği dönem 1700 lerin ortaçağ Avrupası hangi yola asfalt dökülüyor, hangi pistten bahsediyorsunuz derler adama, neyse ki bunlar az ama benim gözüme battı açıkçası …

Bu ufak tefek hataları saymazsak kitap oldukça sürükleyici, okuduğuma pişman değilim gerilimseverlere gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim …

namaste çekiyormuyuz kürekleri kayıkçı ?

Öyle mi, ok...


10 Ağustos 2020 Pazartesi

Kumların Kadını - Kobo ABE


KUMLARIN KADINI
KOBO ABE

“ Savaş sonrası Japonyanın önde gelen romancılarından “
Evet, yazarın tarzı okuduğum diğer geleneksel japon yazarlardan farklı lakin romanda kadına bakış açısı hala geleneksel sanki biraz Tanizakimsi (!) ama yine de japon literatürünün geleneksel kalıplardan silkinmeye başladığı bir geçiş dönemi yazarı diyebilirim zannımca (burada hemen belirteyim edebiyat alanında ne bir otoriteyim ne de akademik olarak bir edebiyatçıyım,  evelallah sadece okuyucuyuz ve japon edebiyatına meraklıyım açıkçası)

Kitabı okurken başlarda garip bir şekilde sisifos çağrışımları oluştu gözümün önünde netekim sisifos yunan mitolojisinde ölüler diyarı hadesten kaçmayı başarabilen üç kişiden biridir ama bundan ziyade kitaptaki kum küreyicisi kadınla ilişki kurduğum sisifosun çarptırıldığı bir kayayı bir dağın tepesine çıkarma görevi ama taş son kertede geri yuvarlanacaktır romanımızda ki kadında böyle kaderimi kabullenip heryerden uçan kaçan düşen kumları küremektedir ama kitabın sonlarına doğru sisifosun kayasından farklı olduğunu anlıyoruz amma ve lakin bu kadar anlatma yeterli deyip uzatmıyoruz …

Yukarı da anlattığım köyün yerlisi kadın namı diğer kitaba isim veren kumların kadını lakin neden kumların kadını onu tam sökemedim çünkü kitapta birde erkek var aslında isyan eden, kaçmaya çalışan, planlar kurup sohbeti döndüren hep erkek. Belki de yazar kitap boyunca kadın-erkek eşitsizliğini böyle dengelemeye çalışmış…

Roman kasvetli, hep bir hapsolmuşluk ve bu doğal ve bir o kadarda garip hapisten başarısız kaçma girişimleri yine de herşeye rağmen kaptırıp gittim üç günde bitti kitap, özellikle japon literatüründen hoşlananlar için güzel bir okuma …



4 Ağustos 2020 Salı

Üç Köşeli Dünya - Natsume SOSEKİ

“ dağ patikasını tırmanırken şöyle düşündüm;
Sadece aklın istikametinde hareket edersen insanlardan uzaklaşırsın. Duygularınla hareket edersen sürüklenirsin. Ruhunu açarsan ve dilediğin gibi yaşamazsan sıkışırsın. Nasıl bakarsan bak insanlarla yaşamak zordur. Bu zorluk arttıkça insanlardan uzaklaşmak ve sakin bir yerlere gitmek istersin. Nereye gidersen git bu zorluğun seninle geleceğini anladığın zaman şiir doğar, resim can bulur. “

Kitap birebir bu paragrafla başlıyor ve doğrusu okuyucuya daha kitabın başından bir Osmanlı tokadı atıyor …

Bir yol romanı; yol derken filmlerde ki gibi road trip değil, içsel bir yolculuk bir arayış bir resim bir şiir belki kent yaşamının hızından kurtulup bir parça huzur …
Okuması bayağı keyifli insana büyülü bir huzur aşılayan harika bir kitap. Kahramanımız bir ressam ve şair olduğundan  olsa gerek düşünceleri, fikirleri geleneksel değil tabi ki …

“ bu hayatta yirmi yıl yaşadıktan sonra dünyanın yaşamaya değer bir yer olduğunu anladım. Yirmi beş yıl yaşadıktan sonra aydınlıkla karanlığın bozuk para gibi iki taraflı olduğunu, ışığın vurduğu yerde mutlaka gölgeninde olacağını anladım. Otuzuncu yılımı yaşadığım şu anda ise şöyle düşünüyorum;
Mutluluk arttıkça hüzünde iyiden iyiye artar. Keyif hissettikçe çekilen acı büyür. Bunları ayırmaya çalışırsan hayatın akışı bozulur. Bir araya getirmeye çalışırsan başarısız olursun. Para önemlidir. Ancak senin için önemli şeyler çoğaldıkça, kaygılar uyku sırasında dahi seninle gelmez mi? Aşk mutluluktur ancak bu mutlu aşk ağırlaştıkça ve taşınması zorlaştıkça insan aşksız geçen zamanlarını daha bir sever hale gelmez mi? “

Klasik bir Natsume Soseki alıntısı/aforizması yoksa lakırdısı mı desem kitap böyle pek çok paragrafla dolu …
Dedim ya bir arayış, ne arıyoruz neyi arıyoruz? Kahramanımız belki de ne olduğunu arıyor onunla beraber bizde arayalım. Netekim Mevlana ne demiş: arayanlar bulanlardır …

Tam da arayış hikayelerinden hoşlananlara göre bir kitap ….
İnsan beşer şaşar bir varlıktır, arada sırada rotadan şaşar kürekçi !
Ve aramaya başlar, topla gel yapması lazımdır, misal; fırtınayı aşmak zordur ama bir aştın mı pür-ü pak devam edersin yoluna ….
Bir daha ki fırtınaya kadar kürekleri namaste çekiyoruz kürekçi …
Eyvallah !

6 Temmuz 2020 Pazartesi

Denizini Yitiren Denizci - Yukio MİŞİMA




Klasik denebilecek bir aşk hikayesinin sarsıcı ve şiddetli bir sonla bittiği aslında bir filmi keser gibi pekte bitmediğiya da en azından klasik bir şekilde bitmediği sarsıcı bir kitap …
Orta yaşlı dul bir kadının yeniden aşka kapı aralaması gibi masum bir arayışla, genç bir çocuğun asi, nihilizm kokan şiddetiyle, deneyimli bir gemicinin hem yücelik hemde bıkkınlık anlatan öyküsüyle çok katmanlı ve akıcı bir kurgu …

“Kusursuz bir arınma yaşamı ancak kanla yazılmış bir şiire dönüştürerek mümküdür …”

Kitaba yüzeysel olarak bakınca es geçilebilir gibi ama yazar hakkında araştırmaları olan birinin kolayca farkedeceği üzere sanki romanda ki genç asi, nihilist ve şiddet yanlısı Noboru da yazar kendi geçmişini dillendirdiği zannına bende kapıldım…

Aşk …
Cinsellik …
Arayış …
Kan/kin …
Şiddet …

Nitelikli bir okuma oldu kayıkçı, bence akıcıydı da …
Namaste çekiyoruz kürekleri …
Nihilizme de fazla kaptırmıyoruz, bana ters bir felsefe …

25 Haziran 2020 Perşembe

Yedi Gece - Jorge Luis BORGES




Muhteşem hikayeler ya bir insanın yolculuğa çıkmasıyla ya da bir insanın şehre gelmesiyle başlar der edebiyatın kadim kalemi Tolstoy …
Yolculuk sadece bir noktadan bir noktaya gitmekle mi olur? Bir düşünceden bir diğer düşünceye gitmek ya da bir düşünürden diğer bir düşünüre varmak bir çeşit yolculuk değil midir? Yolculuk sadece olmamalı hele de görme yetisini kaybetmiş biri için sadece yolculuk değil düşünmekte bir yoldur …

7 gece …
Yazar genelde düşsel varlıklar gerçeküstü konular kurgulasa da bu sefer karşımıza o engin bilgisinden damıttığı ve sadece kendisiyle değil edebiyat ve düşün tarihinde ki pek çok kilometre taşına değindiği, onlardan söz aldığı/destek aldığı yedi söyleşi/denemelerle çıkıyor çıkmasına ama kurgu öyle ki herşey gerçek olmasına rağmen yine de sanki düşsel bir metin okuyorsunuz ...
İşte büyülü gerçekçilik …
Aslında bu akım Margueze mal edilir yine de hep derim Marguezden çok önce bu türün öncülüğünü Borges yapıyordu lakin yine de bu türü dünyaya mal eden Marguezdir, sonuçta iki yazar bir okuyucuyu bir nokta da buluşturabilse de Borges ve Marguez birbirinin zıddı gibidir de. Mesela biri tam bir söz cambazıdır 400-500 sayfalık eserlerin yazarıdır öteki ise bu konuda pek bir cimridir bir romancı değil hikayecidir, neyse işin bu kısmını edebiyat araştırmacılarına bırakalım …

Kısacık kitap olmasına rağmen ufuğumuzu genişletecek kitaplardan, Borgesin en çok kafa yorduğu konu olan rüyalar bu kitapta da “illaki pınar sucuk” bab-ında kendini kitaptaki ikinci söyleşi olan karabasanlar da gösteriyor zannımca kitabın en can alıcı ve lezzetli kısmıda o …
Namaste çekiyoruz kürekleri kayıkçı …
Netekim küçük ama dev bir kitap okuduk!

17 Haziran 2020 Çarşamba

Pia Mater - Serkan KARAİSMAİLOĞLU

Bir dönem beyin ve işleyişi ilgimi çekiyordu, açıkçası hala da çeker. O dönem ‘beynimiz, incognito ‘ vsvs bir iki kitap okumuştum kitap piyasasını takip edenler bilir sözünü ettiğim kitaplar uzun süre en çok satanlar listesindeydi fakat beyinin işleyişi ve bunun sonucunda insan davranışlarını istediğim gibi hayatın içinden anlatabilen davranışlarımızı sade bir şekilde sebep-sonuç ilişkisi içinde anlatan ve akademik olmayan bir kitap bulamamıştım. 

İşte bu kitap benim merakım için çok güzel bir referans oldu, sadece bunun için bile okumaya değer. Serkan Karaismailoğlu hakkında çok araştırma yapmadım ama Hacettepe biyoloji bölümünden mezun bir fizyolog ve sinir bilimci, kitaba gelince ne akademik bir kitap ne de beyinin işleyişini ana konusu yapmış bir kitap aslında tam tersi hafif polisiye tadında bir roman ama olay örgüsünü anlatırken kahramanların hal, hareket ve edimlerini sinirbilimsel olarakta açıklayan bir kitap ….

“nöronlarına sağlık” böyle işte mesela pekçok yazar şöyle bir cümle kurar: karanlıkta bir çıtırtı duydu ve takip edildiğinden şüphelendi …
Yazarımızı kurduğu cümle ise: yere düşmüş ince bir dal parçasının çıkardığı titreşimler karamanımızı kulak tüylerinin hareketlenmesine sebep oldu ve bu titreşimler nöronlarına şu şüpheyi düşürdü, acaba takipmi ediliyordu?

Yabancı macera kitapları okuduğunuzda satıraralarında envai çeşit anekdot, ilginç bilgiler vs vs bulursunuz ya bu kitapta da enfes bilgiler var …

Belki bu anlatım sıkabilir belki de tam tersi hoşunuza gider bence kitap gayet başarılı ve farklı bir kitap ….